KAYGININ İÇİ DIŞI
Günlük yaşam içerisinde kullanım ve rastlantısı gün aşırı artan anksiyete bozukluğu, klinik ve ofislerdeki seans odalarının son zamanlarında en sık anılan düzenli sorun halinde ortaya çıktı. Danışanların yüzeysel olarak enerjileri, stres ve anksiyete belirtileri göstergeleri olarak da birlikte kullanmayı tercih ettiği ancak çok daha derin olan kaygıyı kırmak gerçekten mümkün müdür? Terapistlerin ruhsal hastalıklarının nedenlerini giriş-çatışma-kaygı analizlerinde aramaktadırlar. İçeriden dürten ”dürtü”, dış gerçekliğin izin vermemesiyle ortaya çıkan ”çatışma” ve ”iç” ile ”dış” arasında kalan bir ”kaygı”. Nedeni belirsiz bir sıkıntı ya “iç”ten ya da “dış”tan “iç” dünyanın bir anında oturuverir. Peki terapistlerin seans koltuğunu sık sık dolduran ve ”iç” dünyayı işgal etmeyen bu kaygı bozukluğu nedir?
Yüzyıllarca süren takiplerin sonuçları, dünya dışı bilinç bozukluklarının Nereden geldiğine dair tek bir basit yanıtın olmadığı psikanalistlerce iyi biliniyordu. Kısa bir açıklama olmasa da sorunun ya nıtlanmasına bir başlangıç oluşturulabileceği düşünülerek basitleştirilmesiye çalışılarak şu şekilde denilebilir: Dürtü, ”iç”eriden dürter. Eyleme, enerjisini veren şey dürtüdür. Freud, kaynağın nereden kaynaklandığına yanıt aralığı, belki biraz da açık açıklama gerekliliği duyarak onu beden tarafından ruha gönderilen bir şey olarak kayıtlı ve dolayısıyla ruh ile beden sınırına yerleştirir. Kaygı, ruhsallığın yanı sıra değişikliklerinin sırasına karşılık gelir. Aynı zamanda ”iç”eriyle ”dış”arıyı ayıran sınıra. Kaygı belirtilerinin belirtilerinden biri veya daha doğru bir ifadeyle bahsetmek gerekirse kaygının kendisini ele geçirme kaygısının uzanımlarıyla fark edilir ve görülür. Kendi kronik bölünme göz diker kaygısı. Bedenin, kapısının seviyesinden dışarıyı gözetler. Hep çıkmak ister. Hep doyum ister.
Kaygının peşi sıra hemen arkasında onu takip eder. Dürtünün ve kaygının mazisi oldukça eskidir. Dürtüler insanının gözünün açılmasıyla doyumlarına anne memesinden başlar. Daha doğru bir ifadeyle annelik yapılmaya başlarlar. Annenin memesine göz dikmiştir. Yani bir başka şekilde sürdürülen bir ucuyla. Çocukların İçindekilerin doyum kaynağı nasıl ki annesinin memesinin ucuysa kaygısının başlangıcının da aynı yeri. Ya o memenin sonu gelmezse kaygısı. Kaygı onun defasında yatmak için bir başkasını mı arar? Yoksa kaygının kaynağının pompalanamaması mı?

Kaygı kurallarının hükmü sür düğü topraklar, genellikle dış dünya gerçekliğinin yasalarıyla yönetilmezler. ”İç”ten gelen dış dünya gerçekliğine çoğu zaman uzak olan kaygının odak noktası olarak bir üretn doyurulması için uygun yer ve zaman koşullarında gözetimini aramadan kendisine bir pil yapılabilir. Zaten yer ve zaman gibi kavramlar pek önemsenemez. Dürtü için önemli olan doyumdur. Ama bilincin dışının bir kısmı ise ”iç”ten gelen kulağını kapatır, dış dünyayla temas etmeyen tarafla gerçeklikten önce. ”iç”ten gelen şekillenir çünkü o izlenir ama aynı zamanda görünür. Dış dünyaya dokunur. Aslında ”iç”ten gelen anlamsız olduğu için yapılandırmaye çalışırken dış dünya da onu şekillendirmeye çalışır. O halde tam olarak ne ”iç”tekine güvenilebilir ne de ”dış”tan gelene. Kaygı hem ”iç”ten gelenin hem de ”dış”tan gelenin sandalına binmiş haldedir. Kaygının eş anlamlısı ne diye stres, kaygı gibi çeşitli ayrılıklar alırız ancak kaygınızın ayrılığı anlamlısı ne diye sorduğumuzda cevap almayı tektir, kesinlik. Kaygı bozukluğu belirtilerinden biri olarak seçilen belirsizliğin tam olarak kesilmesi kesinliktir. Kaygının sınırının anlamı kesinlik olsa da ilginç olan da budur, kaygı ”kesindir”. Yanıltmayan tek ”kesin” duygu kaygıdır. Ancak kaygıda ”kesin” olmayan bir şey varsa o da ”iç”ten mi yoksa”dış”tan mı kaynaklandığıdır.
Freud, kaygı bozukluğuyla ilk dönemleri, onu anlamlandırmaya devam ederken, genişleme da etki altında sinir birimi biriken uyarım gibi ruhsal nedenli bir uyarım paketinin anksiyeteye neden olduğunu belirtiyor. Yani anksiyete boşalmış, birikmiş ve dönüşmüş bir libidoydu. Ancak anksiyetenin bu tanımına dönüşerek bir tehlike işareti olduğu anlaşıldı. Tehlikenin kaynağı ise bilincin dışının dış dünya gerçekliğine temas eden tarafının ”iç”ten gelen kabul edilemez olan eğlenceydi. Doyum arayanların karşısında, onu bir tehlike olarak algılayan gerçekliğin göstergesi kaygı durmaktadır. Kaygıya neden olan şey böyle algılandığı için mi tehlikelidir, yoksa gerçekten tehlikeli midir? ”İç”ten geldiği için gerçek bir kaygı vardı, yoksa ”dış”tan gelenin çarpıştığı için olmayan bir kaygı mı vardı?
Bilinçdışı dürtüye bağlı ”iç”ten gelen tehlikeyi karşı da ”dış”tan gelen gerçekliğin çarpıtılmasına karşı da kaygı tepkisi yoluyla savunmayı tercih eder. Ancak şu anda atlanmalı, ”iç”ten gelen dürtüye bağlı bir tehlike başlangıçta ”dış”tan gelmete diye algılanabilir ve sonrasında ”iç”selleştirilir. ”Dış”arıdan kapıda çalan misafirin ”iç”eriye buyurulması gibidir. O misafir başlangıçta ”iç”eriye yabancıdır ama bir süre orada vakit geçirdikten sonra oraya ait olarak kabul edilir. Sean’ın ayrılıkları düzensizliği yaşayanların uzadıkça dökülenler de bununla bağdaşması: ”Dışarıdan geliyor bir şey yok, aslında özgürlüğün, doğduğumuz, evdeyiz.” İçeriğiyle o kadar savaştığım ki bir süre sonra o kaygı yattığında savaştan çıktığı gibi yorgundu”. Burada ”dış”tan gelenin nasıl ”iç”selleştirildiğine tanık olunur. Bu cümleyi ise kullanmamak yok gibi: ”Yıllarca hep içime attı”. Nedir bu ”iç”? Ve hep ”dış”arıya mı çıkmak istersin? Bir verisinin doyum kaynağının ucuna yani bir ötekine yani bir ”dış”arıdakine bağlıysa aslında dünya bize kendi ”iç”imizi ”dış”arıdan başlangıçtır. ”İç”imize baktığımızda ilk göreceğimiz şey ”dış”arıdakilerdir. ”İç”imize yolculuk ederken ”dış”arıdakinin kayığına bineriz bir süre. O kayıklardan biri de psikoterapidir. ”İç”eriden gelen ”dış”arıyla tanışmak gerekir. “Dış”arının gölgesi “iç”eriye düşmüştür. İnsan “iç”erisini görmekten korktuğu için kaygıyı hep “dış”arıdaar.
Beden, dilin tercümanıdır. Kimi zaman dile sığmayan, dilden taşan, dilde kendisine yer bulamayan kaygı ve huzursuzluk kendisini ”iç”eri ve ”dış”arının kesiştiği nokta olan yayılan yollar üzerinden kendisi anlatır. Gerginlik, huzursuzluk, iflas, çarpıntı gibi çıkış içine sığmadığına tanık olacağız. Ki kabızlık veya ishallerin de arttığı bu kaygılı günlerin kabızlık ”iç”eride tutmanın ishal ise ”dış”arıya vermenin bir başka yolu olarak bedende tezahür eder. Titremeler, çalışamama, çabuk saklanma, çarpıntı, dağınık, dikkat dağınıklığı gibi kaygıdan kaynaklanan esnek esneklere yapışmıştır, nereye adım atsa yapılabilir gelir. Dikkatin dağılmasının düzenli düzeni ”iç” sel çatışmasının ”dış”arıdaki gerçeklikten kopması, kesintiye uğraması ”dış’ dünyanın dağılmasından ayrılıyor. Kaygının yaratmış olduğu dikkat dağınıklığı ”iç”erisiyle o kadar zamandü ki ”dış”arıyı yani odaklanmayı kaçırıyordu. Yemek yeme alışkanlığını da önemli ölçüde değişim kaygı bozukluğu bazılarında iştahsızlık bazılarında ise sürekli yemek yeme seçenekleri sunuyor. İştahsızlığa neden olan kaygı bozukluğunda ağız bilinçdışı için ”iç”erisi ve ”dış”arısını birbirinden ayıran sınırdır. ”İç” eriye alınacak her nesne (yemek, cinsellik, aşk) o bir tehlike olarak yorumlanır ve iştahsızlık başlar. Aşırı yemek yeme davranışında ise ”iç”erideki kaygıyı yatıştırmak, insanları doldurmak, arzusunu tıkamak için ”dış”arıyı yutmak olarak yorumlanabilir. Bu tür kaygı bozukluğunda ortaya çıkan yapısal kaygı, bilinç koşullarıyla beden üzerinden kendisini sahnelemesine yer aramaktadır.
Kaygı “yanlatılmayan tek duygudur”. Kaygı özneyi miktarının saklanması için saklansın yakalar. Kaygının istisnai bir konumu vardır ruhsallıkta. Çünkü kişinin her seansta ortaya çıkan duygu, kaygıdır. Kaygı hissedildiğinde onu önemsememek, görmezden gelmek mümkün değildir. Kaygı ortaya çıktığında uygulamalara başvurmak mümkün değildir. Kaygı dışında başka duygular taklit edilebilir, bir başka duygunun gerçekliğini gizleyebilir, deneyimleyeni de, dinleyeni de kandırabilir. Fakat kaygının konumu başkadır. Diğer duygulardan farklıdır; çünkü diğer tüm duygular yer değiştirirken o belli bir yere demir atmıştır. Bu yüzden kaygı söz konusu olduğunda Freud’un sıradan bilinen ünlü sözü, yani “ateş olmayan yerden dumana çıkmaz” ciddiye almak gerekir.
Kaygının belirlenemeyen, kestirilemeyen ”bir şeyin kaygısı” söylenmişti. Özne tehlike içindeyse kaygının ortaya çıkması ve bu durumdaki kaygı sinyalinin duygulanımıdır. Neyden ”kesin” olarak kaygılandığı ”kesin” olmasa da bir tehlikenin varlığı özne tarafından ”kesin” olarak kabul edilmiştir. O zaman bir tehlikenin varlığı kesin ise, demek ki kaygıyı yanıltmaz. Kaygının psikoterapisinde sıklıkla ortaya çıkan yer aşk hayatıdır. Çünkü aşk hayatı kesin olmayanın alanıdır. Karşı tarafta gerçek niyetini bilemenin yarattığı getirilerde özne şunu sorar: “Benden ne istiyor?” Öznenin karşısında, dünyada tam olarak nereye oturtulduğu bilemese de deneyimlediği kaygı ve belirsizliğin kesinliğinden şüphe duyulur. Ötekinin yani ”dış” gerçekliğin kendisiyle ilgili tercihinin belirsizliği karşısında özne kaygılanır. Kaygı, ”dış’arının ya da ”dış’arıdakinin arsuzunu yorumlayamadığında ortaya çıkar. Özne başlı arzu karşısında da kaygılanabilir. Ötekinin arzusunun kendisine yöneldiğinde kaygı duyabilir. Seansta da danışan terapistin kendisinden ne istediğini bilemez ama onun arzusuna maruz kalır. Belirsizlik olumsuz olumsuz ”kesinliktir”. Cümleyi toparlamak gerekirse kaygı, öznenin ötekinin arzusu ile karşılaştığında ve onu adlandıramadığında ortaya çıkar. ”Dış”arıdan gelene karşı kendini savunmanın biçimini ”kaçmakta”, ”iç”eriden gelen uyarıma karşı ise savunmayı ”bastırmakta” bulur. Bastırma sayesinde kendini işgal edebilme ve sınırları aşacak kontrolsüz ”iç” voltajlardan korur. ”Dış”arıdan gelen tehlikeye karşı görmezden gelme mümkün olsa da da karşı tehdit ”iç”erideyse, bu tehdit dürtüleriyle ya da arzuyla ilgiliyse ondan kaçmak mümkün olmayacak. Bedensel (dış) ile ruhsal (iç) arasında bir sınıra oturmaktadır kaygı. Bu bedenden gelen uyarımın ruhsal temsilleri amaçlanmaktadır. Bastırmaya başlayan çocuklar ve ruhsal olan yeniden ayrılıyordu. Bu nedenle sonuç engelleme üç olasılık mümkündür: Bastırılan tamamen silinebilir, başka bir duygu olarak tezahür edebilir, kaygıya dönüşebilir.
Kaygı onu ne kadar yanıltmayan tek duyguysa da ayrılıklar bütün gerçeklikler içinde yine de en dayanıksız olanıdır. Psikoterapi yöntemlerinden psikanalizde bastırmanın kaydeden bir çalışma olarak, bu yüzden de danışanın kaygılanması neden olur. Hatta seansta kaygının gerekliliğinden bahsedilebilir. Özne her zaman tamamlanmamış bir durumu ama bu sayede arzulamaya devam edebilir. Eksik olması durumunda, eksik eksik olursa kaygı baş gösterir. Dağıtımı veren şeyin nesnesinin kaybı değil, sonuçların eksik olması olduğunu söylüyor. Bir bebek için de kaygı doğuran annenin yokluğundan ziyade annenin sürekli yanında kalması. Terapide terapist kimi zaman yokluğuyla, danışanın önünde çekilerek kendisini ortadan kaldırır. Terapistin bazen yatakta tercih ettiği silikon bakımlarının tedavisi için bir prosedür uygulanır. Danışan bir ötekinin (terapistin) kendi başına kalabilir.
Çağımızın bir kaygı çağı olduğu iddiası doğru olsun ya da olmasın kaygıdan acı veren insanlar, burada bir bakımda çalıştıkları aşikâr. Kaygı bozukluğu bozukluk bozukluğu nasıl geçer, kaygı bozukluğu mevcut, stres ve kaygı için nefes egzersizleri, endişe ve kaygı için okunacak dua, kaygı için bitkisel, kaygı bozukluğu için doğal iyileşme, değişim ve kaygı adı başlığının altında anında fazla bulunur. merkezdeki kaygıyla temel birimler psikanaliz dışında da yollar vardır ve psikanaliz bunlardan sadece bir tanesidir; Ancak özneyi yöneten yegâne yöntemi. Çünkü yukarıda sayılan tüm prosedürler tedavi müdahalesi kapsamlı, sınırlandırıcı, dayatmacı bir arada çözümler sunarken psikanalizde kaygı öncelikle öznenin kaydedilmesinin dinlenmesi gereken bir alan teşkil ediyor. Kaygının ”iç” ve ”dış” arasının benzer bir konumu vardır terapi odasının. ”Dış” dünya gerçekliği ile danışanın ”iç” dünyanın kesiştiği sınırdır. Bir geçiş alanıdır seans odasıdır. ”İç” ve ”dış’ dünyalar arası geçişi kolaylaştıran yöntem psikoterapi.
Kaygı bozukluğunun tedavisinin veya iyileşmesinin olduğunu nasıl anlarsınız? Danışanın sürecinin tamamlandığı özelliklerdeki değişikliklere bakış açısı da değişir. O halde somut olarak yaşananlar nelerdir? Süreç programı sonrasında eksiklerinin farkında olan, çalıştırılanlara abartmadan çok fazla anlam yüklemeden hata hataları başlar. ”İç” ve ”dış” dünya ayrımlarını yerinde ve yeterli yapabilme özelliğini kazanır. Kaybetmenin hiçbir zaman her şeyin yolunda gitmediğini öğrenir. Yaşadığımız sürece hiçbir zaman her şeyi kaybetmeyiz. Sorunun yaşadığı olay değil, onu deneyimleme biçimi olmuştur.
