BAĞ VE EKSİKLİK: PSİKANALİZDE BAĞIMLILIK VE ARZU

 

İnsanın, eksikliğinin seviyesindeyken savunmasında ona adını verir: bir tutku, bir ihtiyaç, bir özlem. Bağımlılık nesnesinin devam etmesi değildir; Nesnenin gittikten sonra safra eksikliğinin sürmesine izin verir. Ancak eksiklikler kendi adıyla hiç belirtilmez; eksiklik yalnızca “yoklukta” konuşur ve o yokluk, arzu olarak odada yankı verir.

Bağımlılık dediğimiz şey, bir nesneye olan bağlılık değil; öznenin kendi eksikliğini konuşma biçimidir. Çünkü arzu nesnesi ne zaman yaklaşılsa, elden gidiyor. Nesne, öznenin gülle oluşturduğu bir gölgedir ancak asla kapatılamaz. Böylece özne, bir biçimle kurulmuş yakınlığı sürdürür; Arzu, eksikliğin içinde dolanır, nesneyi arzuladığı hâline getirir ama tatmin etmez.

Kadın ya da erkek. Madde veya davranış. İlişki ya da yalnızlık. Bağımlılığın ne olduğunu arzuladığını söylemez.

Gerçek arzulanan eksikliğin kendisidir. Bağımlılık, arzu ile eksikliğinin dansıdır ve bu dansın ritmi asla susturulamaz.

Bağımlılık ruhsal yalnızca dışsal bir terminal veya alanasal bir döngü olarak düşmez. O, öznenin iç kısımları ile yapılan sessiz bir sözleşmedir eksikliklerle yüzleşme biçimidir. Bir nesne, bir madde, bir davranış ya da bir ilişkinin arzusunun nesnesini geçici olarak susturuyor gibi görünse de, havanın derin varlığının sürekli olarak eksikliğinin yansıması duyulur.

Bağımlılık, bazen bir nesneye veya bir davranışa kör bir tutku gibi görünür. Fakat bu tutkunun arkasında yatan şeyin çoğu zaman yanıltıcıdır; çünkü bağlanma öznenin kendi içsel biçimlerine, duyumsama biçimine bağlanma halidir. Ruhsal yaşam, görünenin çok ötesinde bir dahili ritim taşır: birimler ve eksikliklerle yansıtılan bir ritim. Bu ritim, nesnenin gerçek değerlerinin çok eksikliğinin gölgesiyle seslendirir. Bağımlılığın sahnesi burada kurulur; çünkü eksiklikler, öznenin içsel alanında bir gölge gibi dolaşır, arkasında sessiz ama belirgin bir iz bırakır.

Bağımlılığın yüzü görünür, nesneye doğru uzanan bir el gibi algılanabilir. Fakat o el, savrulmuş bir halkın izini sürmeye çalışır; eksikliğinin kendi yapısı, nesneye değil, özneyle nesne arasındaki sessiz boşluğa tutunur. Bu nedenle birleşme, bir içtekileri kapatma çabası değildir; o ülkelerin kendi ritmidir. Nesne ne kadar yakın olursa, eksikliğin sesi daha da belirginleşir. Bu ses, arzuya dönüşen öznenin kişisel alanda belirginleşen bir yansıma, sürekli tekrar eden bir iz sürme hali.

Bu perspektif, ortaya yalnızca dışsal bir tutum veya bir şeyden vazgeçmeme olarak görmez. O, ruhsal bir bilgisizliktir eksikliğinin kendi ritmine alışmışlık halidir. Konunun ister maddesi, ister çalışması, ister ilişkisi olsun eksiklikleri ortadan kaldırmaz; Tam değiştirilen eksiklik yeniden şekillenir ve öznenin bilinçdışı alanında sürekli varlığını sürdürür. Böylece bağlantı, arzu ile kazanç arasında sürekli döngüsel bir ritim üretir; eksikliğin sessiz yankısı, öznenin dahili sahnesinde yeniden ve yeniden sahneye çıkar.

Bağımlılık sahnesine girerken, özne yalnızca nesneyle değil, aktarım geçmişiyle ilişki kurulur. Bağ, yalnızca bir yüklememin ya da kapsamının yeterliliği değildir; öznenin kendi içinde yankılanan en eski duygulanımları kalıp ilk bakım verenle kurduğu ilk ritimdir. İnsan, duygusal yaşamında bir ilişki oluşturduğunda, o ilişkinin sessiz yankılarını taşırır; havanın dediğimiz şey de bu yankıların arzuyla birleştiği dinamiktir.

Bir çocuk bakımı verenle kurduğu ilişki yalnızca o anının ihtiyaçlarını karşılamakla kalır; aynı zamanda denge düzenleme biçimini ve anlamları verilen anlam kodları. Güvenli bağlantı, ruhsal alemin sessiz ritmini sağlarken, güvensiz bağlantı eksikliği ve performansları içinde titrek bir melodi yaratır. Bu melodi, özne yetişkin olduğunda yeniden çalabilir, bazen bir nesneye, bazen bir davranışa yönelen bir ritmiyle. Bağımlılığın duyumsal sahnesi burada kuruludur: çünkü özne, ilk bağlantının ritmini yeniden inşa etmeye çalışır; eksikliğinin eksikliğinin yeni bağlanma süreci şekillenir.

Bağlanma, yalnızca bireyin zihinsel temsillerinin bir parçası olmaz; Aynı zamanda öznenin duygulanımlarını gelişti ve kendi içsel kalıplarıyla yüzleşen bir bellek biçimidir. Bu bellek bir kez kaydedildiğinde, ona yeni yakınlık geçmişine aynı hafıza bilgilerine dokunur. Bu nedenle ilişki sadece nesnelerinye sahiplerinin arzusu değil, aynı zamanda o nesne üzerinden geçmiş bağlama ritimleriyle yeniden karşılaşma isteğidir. Bağımlılık, bir sahnedir; çünkü bağlantı sahneleri yalnızca geçmişi yeniden oynamaz, aynı zamanda mevcut arzunun ritmini üretir.

Arzu, psikanalizin derinliklerinde dolaşan bir gölgedir bir nesneye yerde basit istek değil, dil ve eksiklikler içinde yankılanan bir bulmaktur. Arzu, insanın içindeki suskun parçaları dilemeye çalışır; Ne kadar açık bir talep üretilse de arzu kendi içinde tatmin edilemez bir güdüdür. Çünkü arzu, yeniden ve yeniden ortaya çıkan bir “eksiklikten” doğar hiçbir nesne arzu edilenin tamamını temsil edemez. Bu nedenle arzunun devam etmesi, tam tatminin sağlanması değil, sürekli olarak kendisinin hiç ulaşmadığı bir yanıyla yüzleşmektir. Bu yüzleşme bir ritim gibidir: değişiklikler değişir, ama arzu kendi ritmini üretmeye devam eder. Böylece arzu, eksikliğin yeniden oluşması ve yeniden dolaşılmasını sağlayan bir dansa dönüşmesidir.

 

 

 

Bir düşünün: Karanlıkta bir sahne aralanır ve kendi ışığının arkasında ki boşluğa doğru bir adım atar. Işık, nesneyi işaretler; belki bir yüz, belki bir tat, belki bir ses… Ama ışığın ötesinde hep aynı formlar vardır. Nesne yaklaştıkça değişir, eksiklikler yeniden görünür olur. Arzu nesnesi, arzu ile tatmin arasındakileri kapatmaz. Nesneye ulaşmak, arzu eksikliğini sona erdirmez; tam olarak ayrıntılar, eksiklikler yeniden hissedilir hâle gelir. Bilinçdışında arzu, bir nesnenin eksikliğini tam olarak kapatacak bir şey aramaz; Arzunun kendisi zaten eksikliklerle kurulur. Nesne, arzu için bir “hedef” değil, arzuya yön veren bir “iz”tir. Arzu nesnesinin kendine uygun nesnesi değildir. Arzu, eksik olanın yerini dolduran bir nesne aramaz; Arzu, eksikliğinin kendisini sürdüren bir ritimdir. Nesne sadece bu ritimde bir işaret gibidir. Nesneye yaklaşınca veya ritim eksikliği bir süreliğine daha belirgin hale gelir. Arzu nesnesi ne kadar belirgin görünsün, o nesne aslında arzulanan her şeyi temsil eden eksikliğin ta kendisidir ve bu nesnenin elden çıkması “arzulanan” nesne halihazırda bir eksiklik olarak devam eder. Yani nesneye yaklaşmak, o nesnenin nihai arzusunun kendisinin olmadığını yeniden göstermektir; eksiklik yeniden görünür çünkü nesne eksikliği eksiktir.  Arzu burada yalnızca nesneyi istemez; Bu kaybolan nesnenin arkasında, sesin kendisini ister. Bu ses, eksikliğin imgeleri arasında bir çığlık gibi dolaşır. Arzu, nesneye ait değil, eksikliğin sessiz parçalarının duyumsamasının bir sonucu.

Bağımlılık bu düzenli ritimle kurulan dolaysız ilişki nedeniyle farklılık göstermektedir. Bağımlılık, arzu ile nesne arasında bir ”dolaşım” yaratır; Nesne, kısa bir süre için eksikliğe cevap gibi görünse de, arzu eksikliğinin gölgesini yeniden ortaya çıkarır. Böylece bağımlı özne nesneye ulaşsa bile, eksikliğin izinin peşindedir. Bağımlılık, arzu ile eksiklikler arasında sürekli bir döngü halidir; Arzu nesnenin kendisini değil, eksikliğinin bir işaretini arar. Bu nedenle arzunun nesnesi hiçbir zaman tam tatmin sağlamaz; sadece kaybın bir kez daha belirginleşmesi.

Bu çeşitliliği daha da derinleştiren bir başka boyut vardır: arzu, başka birinin isteğiyle ilişki kurar. İnsanın arzuladığı zaman sandığında, çoğu zaman başkanın arzusunun yankısını takip eder; çünkü arzu kendi başına bir nesneye odaklanmaz, bir kişinin başkası tarafından saklandığı gibi görünmeyen yanılsamayla ilişki kurulur. Böylece arzu, yalnızca öznel bir talep değil, başka’nın gölgesinde yankılanan bir çağrıdır hiçbir zaman tam olarak tatmin olmaz, çünkü arzu alınan şey “tam da başka’nın arzuladığı şey” gibi belirlendi.

Bu sayede satışlar, arzu ile eksiklik arasındaki sonsuz ritimsel ilişkide saklıdır: nesne ne kadar saklanan görünse bile, arzu bir sakinlerinin izini sürmeyi sürdürür. Nesne kaybolduğunda o düzenli olarak yeniden beliriyor ve arzu, eksikliğin sessiz yankısını yeniden dinlemeye devam ediyor.

Bağımlılık, bir nesneye ait özellikler gibi görünür; ama psikanalitik klinikte kurallar, öznenin dahili çıkışıi susturmaya çalışan bir ritmin dışavurumudur sözle ayrıştırılmış, dile getirilememiş bir iz sürülmesidir. Ruhun gölgeleri içinde yerleşmiş eksiklik sahneleri, dış nesnelerle oynanan bir oyun hâline gelir. Bu nedenle psikanalitik tedavi, “nesnelerle ilişki kurma sorunu” olarak değil, öznenin kendi içsel hikâyesiyle yüzleşme olarak ele alır.

Psikanalitik klinik perspektifte parçalar yalnızca görünümlerde değişiklik olmaz; öznenin kendi eksikliğini duyumsama biçimini çözümlemektir. Bağımlı kişinin içsel dünyada nesneyle oluştuğu yerde hiçbir zaman yalnızca tadlanmamış haz arzusu yoktur — aynı zamanda dilin işlenmemiş kişilerin yansımaları vardır, açıklanamayan bir özne‑nesne ritmi vardır, tam olarak eksik bırakılmıştır. Bu eksiklik, psikoanalitik çözümlemede terapistin dikkat ettiği ilk açıklama: hangi kuralla hiç söylenmemiştir? Hangi izleleri ifade etmemiş? Bu izlenen terapide, öznenin kullanabileceği alanda görünür ve yorumlanır. Bu süreç, sadece psikolojik analizlerin sonuçları değil, aynı zamanda öznenin kendi bilincinin dışında ritmine kulak verme pratiğidir.

Psikanalitik klinik çözümlerle kullanılan temel araçlardan biri seçenekler ve karşı seçenekler yelpazesidir: özne, terapistle sağlanan ilişkilerde geçmişteki bağlantılarını tekrar ortaya çıkarır. Bu tekrar, bağımlılık sahnesindeki eksikliğin ne zaman ne şekilde hissedildiğine dair bir “yeniden oynanmadır.” Terapist burada sessiz bir tanıklık ile birlikte, öznenin kendi arzusu ve eksikliği arasındaki dansı duyumsar ve bunu söze dökmeye çalışır. Bu söze çizim, yalnızca bir bilincin yükselişi değil, aynı zamanda öznenin kendi içsel bölümü ile yüzleşme ritmidir. Çünkü bağlantı sadece dış konularla ilişki değil, öznenin kendi eksikliğini sahneye taşıma biçimidir.

Bir başka psikanalitik çözümleme vurgusu, bağımlılıkla ortaya çıkan ortaya çıkan savunma yazılımının özetidir: unutma, inkâr, yadsıma, şematikleştirme gibi durumları yalnızca zihinsel kaçış şeması değildir; onların öznenin içsel eksikliği ile yüzleşme biçiminin psikodinamik izdüşümleridir. Özne bu savunmalar sayesinde eksikliklerini örtmeye çalışıyor, ancak psikoanalitik terapide bu savunmalar, çözümleme için birer ipucudur. Bu nedenle terapide amaç, savunmayı yok etmek değil; Savunmanın gerisindeki eksikliğin ritmini ortaya çıkarmaktır.

Psikanalitik tedavide tanıtımlarla çalışmak, öznenin hikâyesini bütüncül bir şekilde takip etmeyi gerektirir; burada tedavi yalnızca “doğru yazma öğretimi” değil, öznenin kendi bilincinin dışında izlerini yeniden söyleme pratiğidir. Bu yeniden söyleme, terapi sürecinin yürütülmesiyle birlikte sahneye gelir ve psikodinamik çözümleme ile öznenin kendi içsel organından artık eskisi kadar sessiz kalmaksızın dile gelir.

Seminer boyunca yalnızca bir davranışsal döngü ya da yüzeysel bir sürücü hali olarak görmedik; Hava sakinlerinin arzularının eksiklikleriyle kurduğu derin bir ritim olarak değerlendirildi. Bu ritim, öznenin kendi içsel insanları ile ilişki kurma biçimidir nesneye ulaşma ya da nesneden kaçma değil, eksikliğin sürekli yeniden ve yeniden ortaya çıkmasıdır. Böylece bağlanma, öznenin kendi psikanalitik tarihiyle, erken bağlanma ritimleriyle ve bilincin dışında tutulmuş sessiz ama güçlü bir dans olarak devam eder.

Psikanalitik klinik ayırma işlemi, bu dansa ait olmak, onu ailesik ve öznenin kendi içsel sahnesinde yeni bir anlatı açılımı ile ilgili sorunlar. Bağımlılıkla çalışan bir klinik, danışanla yalnızca “iyi davranış öğretmek” için değil, öznenin insanların ile yaşadığı kişileri görmek için sahnededir. Tedavi süreci, hastanın kendi arzu ritmini duymaması, eksikliğinin izlerini tanıması ve kendi arzu nesnesi ile kişisel bireyler arasında yeniden bir anlatı kurabilmesidir. Bu, belirli tekniklerin hastalanmasının öte bir söylem pratiğidir, öznenin sistemle kurulmuş bağ üzerinden bilincin dışında ortaya çıkmasıdır.

Sonuçta, psikanalitik klinik perspektif, yalnızca dışsal bir sorun olarak değil, öznenin kendi dilsel ve duygusal ritmiyle ilişki kurduğu bir fenomen olarak ele alır. Bu kapsamlı bakış, terapinin yalnızca semptom hafifletmekle ölçümü, öznenin kendi bilincinin dışında tutularak çözümlenerek yeni bir sahne anlatımının öğrenilmesine katkı sağlar. Böyle bir sahne, öznenin artık eski ilişkinin ritmine değil, kendi arzusu ve eksikliklerin ilişkisine yakınlığa yaklaşması mümkün.

Söylem duyumsal bir kanaldır: Konuşurken kullanılan ll ve dilsel biçimler, öznenin bilinçdışı temsillerini açığa çıkarır. Psikanaliz, bunların ötesinde “nasıl söylendiğini” önemser; duraksamalar, tekrarlar, metaforlar bilinçdışı dinamikleri gösterir. Hasta ve terapist bir dil yaratarak ortak bilincinizi kullanır. Değişim dil içinde ortaya çıkar.

Metni Freud’un 1905 yılında aktardığı şu diyaloğu sürdürebilmek yerinde olacaktır:

“Hala, benimle konuş! Korkuyorum, çünkü çok karanlık.”

Halası ona cevap verdi: “Bunun ne faydası olacak? Beni göremiyorsun ki.”

“O önemli değil” diye yanıtladı çocuk. “Birisi konuştuğunda, mali durum oluyor.”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Fill out this field
Fill out this field
Please enter a valid email address.
You need to agree with the terms to proceed